Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  
Ulak Posta: soruhunturk [[@]] gmail [.]com

HT MAĞAZA

Gönderen Konu: Tanrı Türkü korusun diyememenin günahı mustafa kılıç yazıları  (Okunma sayısı 1843 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

türkbüke

  • Türkçü-Turancı
  • **
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 12


“Tanrı Türkü Korusun” sözü, kuşku yok ki, bir dua sözüdür. Her bir hecesi Türkçe olup Türklük duygu ve düşüncesinin en yalın ifade biçimlerinden biri olan bu tümce, Türk milliyetçilerinin simge sözlerinden biri haline gelmiştir. Geçmişten bugüne Türk milliyetçileri davaya ilişkin bütün konuşma ve yazılarını bu dua tümcesi ile bitirmeyi gelenekleştirmişlerdir. Hatta pek çok ülkücü – milliyetçi gencin kurşunlara hedef olduğunda ya da darağacında son nefesini verip Hakk’a yürürkenki son iki sözünden biri “Kelime – i Şehadet” ise diğeri kesinlikle bu tümce olmuştur. Ruhları şad, yerleri uçmak olsun!
 
Tümcedeki üç sözcüğü tek tek ele alıp anlambilim çerçevesi içerisinde irdelediğimizde Türk milliyetçiliğinin ideolojik atmosferi hakkında bir kısım bilgilere ulaşma imkânına da kavuşmuş oluruz.
 
Öncelikle hemen belirtelim ki, bu tümceden yahut her hangi bir sözcüğünden veya her hangi bir hecesinden rahatsız olmak, kişiyi Türk milliyetçiliğinin karşısında bir cepheye sürükleyecektir. Evet, bu konuda bu denli yüksek ve net bir düşünceye sahibiz. Sanırım yazının sonuna ulaştığımızda, okuyanlar için, bu düşüncemizin sağlam temellere dayandığı anlaşılmış olacaktır.
 
Tümceyi dinginlik, duyarlılık ve özen içerisinde inceleyelim. Görülecektir ki bu tümce derinliksiz, sıradan ve duygusuz bir ifade değildir.
 
“Tanrı” sözcüğünden başlayalım…
 
Tanrı, Türk dili ve Türklük düşüncesinde var edici gücün adı olup bütün varlıklar dünyasının kaynağıdır. Her şey Tanrı tarafından meydana getirilmiş veya Tanrı’dan meydana gelmiştir.
 
Tanrı tarafından meydana getirilmeyle Tanrı’dan meydana gelmek arasında çok önemli fark vardır. Tanrı tarafından meydana getirilme inanç ve düşüncesi, Tanrı’nın her şeyi yoktan var eden ama kendi varlığı başlangıçsız ve zorunlu olan bir varlık olarak düşünülmesi gibi bir teolojik temele dayanır.
 
Buna göre Tanrı, hiçbir varlığa benzemeyen dolayısıyla biçimsel ve düşsel anlamda somutlaştırılması da olanaklı olmayan bir varlıktır. Neredeyse Tanrı eşittir yokluktur. Yokluk ise kesinlikle göreceli bir durumdur. Yani mutlak yokluktan bahsedemeyiz. Yokluk, var olan bir şeyin geçici bir süre olmaması durumundan başka bir şey değildir. Daha başka bir deyimle yokluk herhangi bir varlığa sahip değildir. Böyle olunca da Tanrı’yı varlıklar dünyasının tümüyle dışında bir varlık olarak düşünmeye çalışmak aslında “Tanrı yoktur” demenin eylemsel halinden başka bir şey değildir. Ne büyük bir çelişki ki, bugün en büyük “mümin” görünenler işte bu nedenle, gerçekte en büyük “kafir”dirler. 
 
Egemen ve Ortodoks İslam inancı da böylesi bir Tanrı inancına dayanmaktadır. Buna “transandantal Tanrı / aşkın Tanrı”  inancı da denilmektedir.
 
Ne var ki Müslüman Türkler büyük çoğunluk itibariyle egemen ve Ortodoks İslam’a değil mistik / sûfî / gizemci ve egemenlerin dilinde heterodoks diye nitelenen muhalif İslam’a mensup olagelmişlerdir.
 
Muhalif Türk İslam’ında ise Tanrı, varlıkları yoktan var eden yani yaratan değil kendi varlığından var edendir ve varlıklar nihaî aşamada tekrar geldikleri kaynağa yani Tanrı’ya dönecektir. Bu düşüncenin Kur’ansal karşılığı; “İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn” ayetidir.
 
Görüleceği üzere Sûfî İslam’da yani muhalif Türk İslam’ındaki Tanrı – Varlık ilişkisi “evrende mündemiç” yani “içkin Tanrı”  inancına dayanmaktadır.
 
Evet, Türk Müslümanlığının bütün önder kimlikli temsilcileri bu tarz bir Tanrı inancının savunucularıdır. Yani Ahmet Yesevî, Dede Korkut, Hacı Bektaş Velî, Hacı Bayram Velî, Abdal Musa Sultan, Şeyh Bedrettin, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi, Nesimî, Viranî, Kul Himmet, Fuzulî… Hepsi evrende mündemiç ve insanda tecelli eden bir Tanrı’nın müminidirler.
 
İçkin Tanrı İnancı Müslüman olsun ya da olmasın, Türklerin büyük çoğunluğunun idrakindeki Tanrı düşüncesi olarak Türklük kimliğinin başat tinsel / manevi öğeleri arasında yer almaktadır. Musevi Türkler de, Hıristiyan Türkler de Şamanî Türkler de içkin Tanrı inancına mensupturlar.
 
Coşkun sözlerle duaya duran bir kamın da, dingin haliyle boyun büküp yakaran bir dervişin yahut keşişin de, cemde talipleriyle tevhit okuyan bir dedenin de, İslam’ın fıkhî çerçevesine sadık olmakla birlikte tasavvufa yönelmiş bir cami imamının da idrakindeki Tanrı aynı Tanrı’dır.
 
Bu cümleden olarak belirtelim ki, bir Türkün millî kimliğine yabancılaşması süreci öncelikle Tanrı inancı konusundaki sapmayla başlamaktadır. Zira bizce millî kimlik aynı zamanda millî imanı da gerekli kılmaktadır.
 
Nitekim Türk milliyetçiliği düşüncesinin karşısına dikilen karşıt bir düşünce olarak ümmetçi anlayışın savunduğu Tanrı inancı da transandantaldır. Bu inanış, gayrı millîdir. İnançtaki sapmanın millî kimlikte de yabancılaşmaya yol açması kaçınılmaz olmaktadır.
 
Millî kimliğe yabancılaşmak bir Türkün işleyebileceği en büyük günahtır. Zira millî kimliğe yabancılaşmak millî inanca da yabancılaşmaktır. Millî inancımızdaki Tanrı inancını terk edip transandantal Tanrı inancına sürüklenmek yokluğu tanrılaştırmak demek olduğundan küfre batmak demektir. Tanrı’yı varlıklar dünyasının dışında düşünmeye çalışıp evrende mündemiç bir Tanrı inancını şirk telakki etmek ise, aslında küfre giydirilen bir kılıftan ibarettir.
 
Tanrı, Arapçadaki “Allah” sözcüğünün Türkçedeki birebir karşılığıdır. Tanrı sözcüğünün Allah anlamı dışında bir anlamda kullanılması ise gerçekte mümkün olmayan ama ümmetçi sapmanın zorlamasıyla “Tanrı” sözünü Arapça “İlah” sözcüğü konumuna indirgemek suretiyle sonradan oluşmuş yapay bir semantik inşa faaliyetidir.
 
Bu semantik sapmayı terk edip “Tanrı eşittir Allah” anlayışıyla hareket ederek buradan transandantal Tanrı yerine içkin Tanrı inancına yükselmek gerekmektedir.
 
Ümmetçi saldırıya karşı milliyetçi yükselişi öncelikle inançsal zeminde tahkim etmeliyiz. Bu da öncelikle doğru Tanrı inancı ile başlamalıdır.
 
Türkiye’deki siyasi ümmetçiliğin inançsal ve kültürel çalışmalarının Türklerin devşirilmesi noktasında Arap dilinin kutsallaştırılmasına yoğunlaştığını görüyoruz.
 
Ümmetçilerin Türklere yaptığı en etkili propaganda Arap dilinin kutsal gösterilmesidir. Buna göre Türk, kutsal Arap dili yerine Türkçe konuştuğu için Müslümanlığını eksik hissetmeli, tümüyle Arapça öğrenemiyorsa bile konuştuğu Türkçeye mümkün olduğunda Arapça kelimeler katmalıdır. Bunun ilk adımı da bir insanın günlük olarak kullandığı dilin en önemli sözcüğü olan yaratıcı / var edici güce verilen addır. Bu sözcüğün Arapçalaşması çok önemli ve yaşamsal bir adımdır. Türk, dilindeki en önemli Türkçe sözcüğü terk edip onu Arapça bir sözcükle değiştirmeye başladığında milli kimliğindeki erozyonun arkası çorap söküğü gibi gelecektir.
 
Kendisini var ettiğine / yarattığına inandığı varlığa bile öz dilinde seslenmekten vazgeçen, korkan, çekinen bir Türk’ün Türklüğü hızla eriyor demektir.
 
Oysa Romalılar Bölümü / Rum Suresi 22. ayette de belirtildiği gibi bütün dilleri var eden Tanrı’dır / Allah’tır.
 
Allah’a Tanrı denmez demek İslam dinine göre değil ümmetçilik denen ideolojiye göre değerlendirilmelidir. Zira İslam’da bütün güzel adlar var edici güce aittir. Gece Yürüyüşü Bölümü / İsra Suresi 110. ayette bu gerçeğe işaret edildiğini görüyoruz. Tanrı sözü de o var edici gücün adlarından biridir. Var edici gücün her dilde bir adı vardır. Türkçedeki adı ise hiç kuşku yok ki “Tanrı” sözcüğüdür.
 
“Allah’ın doksan dokuz ismi arasında Tanrı sözcüğü yok!” demek acınası bir zavallılık ve cahilliğin zirve noktalarından biridir.  Bunu söyleyen birinin ne dinden haberi vardır, ne dilden… Onu cahilliğin kör kuyularında bırakmaktan başka bir yol yoktur. Zira o, orada son derece mutludur.
 
Kişi ha yukarıdaki tümceyi telaffuz etmiş ha da “Tanrı’nın doksan dokuz ismi arasında Tanrı sözcüğü yok!” tümcesini söylemiş; arasında hiçbir fark yoktur.
 
Öte yandan bu saçmalığı dillendiren cahil güruh, doksan dokuz isim arasında olmamasına rağmen her fırsatta “rab” sözcüğünü Allah için kullanabilmektedir. Yoksa denmek istenen şey; “var edici güce sadece Arapça sözcüklerle seslenilebilir” anlayışı mıdır?
 
 
“Allah’a Tanrı demek günahtır!” ifadesi ise İslam’a göre söylenmiş bir söz değil ümmetçilik dinine göre söylenmiş bir saçmalıktır. Eğer bu sözü İslam’a göre söylemiş olursak, Rum Suresi 22, Fussilet Suresi 44 ve İsra Suresi 110. ayet gibi pek çok Kur’an ayetini inkâr etmiş oluruz. Bu öyle bir saçmalıktır ki; “Allah’a Allah demek günahtır!”  demek kadar uç noktada bir mantıksızlık içermektedir.
 
Oysa gerçek şu ki; “Allah’a Tanrı denmez!” demek kişiyi din dışına sürükleyecek kadar günah içeren bir anlayıştır.
 
Biz Türkler ta Hunlardan, Gök Türklerden beri var edici güce Tanrı deriz. Ahmet Yesevi’miz de, Kaşgarlı Mahmut’umuz da, Dede Korkut’umuz da, Yunus Emre’miz de hep Tanrı diyerek, Çalap diyerek seslenmiştir yüce var ediciye…
 
Böyleyken Türk’ü Tanrı’dan koparmak ruhunu çalmak gibidir.
 
Biz o var edici güce Allah da deriz, Rahman da deriz, Rahim de deriz ama en çok Tanrı deriz. Zira Tanrı sözü bizim öz dilimizdeki en güzel, en kutlu, en görkemli sözdür.
 
 
Gelelim “Türk” sözüne…
 
Türk, yeryüzündeki milletler ailesinin şerefli üyelerinden birinin adıdır. Bizim milletimizin adıdır. Müslümanı, Hıristiyanı, Musevisi, Kamcısı, Gök Tanrıcısı, Sünnisi, Alevisi, Şiisiyle 250 milyondan fazla nüfusa sahip ve Türkçe denilen bir dili konuşan Türkler, belki de en çok düşmana sahip bir toplulukturlar. Her türlü düşmanın düşmanlığından korunmak için ulu Tanrı’ya sığınmanın bir ifadesi olarak “Tanrı Türkü Korusun!” şeklinde dua etmek Türkün milli bir tapınma biçimidir.
 
Bundan imtina etmek, bilinçli bir Türk’e yakışmaz. Hele de bir Türk milliyetçisinin böylesi bir dua sözünden kaçınması düşünülemez. Bu, onun için en büyük günah olarak amel defterine işlenecektir.
 
 
Son olarak da “Korusun!” sözüne değinelim…
 
Korumak, her türlü tehlikeye karşı kişiyi güven içerisinde tutmak yani onu esirgemek demektir. En büyük, en güçlü, en görkemli koruyucu da hiç kuşku yok ki Tanrı Teâlâ’dır. Ona sığınmak, ondan yardım istemek ve yalnızca ona tapınmak kulluğun başat özelliğidir. Türk’ün ondan başka bir yardımcısı, sığınağı ve korunağı yoktur. 
 
O halde “Tanrı Türkü Korusun!” sözümüzü, ilaveten söylenen “ve Yüceltsin!” sözüyle birlikte her vesile ile söyleyelim; milli bir dua olarak bütün Türk belleklerine işleyelim.
 
Varlığımız Türk varlığına armağan olsun!
 
Tanrı Türkü Korusun ve Yüceltsin!
yazar mustafa kılıç tab alıntıdır

     Yazar E-posta:ulukam@myn​et.com
Kayıtlı

o.öcal

  • Türkçü-Turancı
  • *****
  • Çevrimdışı Çevrimdışı
  • İleti: 556

Mustafa Cemil Kılıç hocanın en mantıklı yazılarından birisi.
Kayıtlı
 

Önemli!, Otağımız arşiv olarak yayındadır. Aktif olarak hizmet vermemektedir. Yazılan yazıların sorumluluğu yazı sahibine aittir.

HunTürk Türk Otağı açılış tarihi Mayıs 2005. Irkçılar Irkçı Gökbörü Türkçüler Türkçü Turancı.
Ulak bilgimiz soruhunturk { @ } gmail [.] com adresinden ulaşabilirsiniz. Yazılım: SMF olup tarafımızca modifikasyonlar yapılmıştır.
Ağımız özgür yazılım olan Mozilla Firefox tarayıcı özellikleri dikkate alınarak hazırlanmıştır. Sorunsuz gezinim için Firefox'u tercih ediniz. Yüksek Çözünürlükte(+1024) en iyi performansı verecektir.

Bu sayfa 0.05 saniyede 27 sorgu ile oluşturulmuştur, son güncelleme 160117, GökAlp