GENEL KONULAR OTAĞI > GÜNCEL

MİSYONERLİK: HAÇLI BATI'NIN, TÜRKLÜĞE KARŞI, BİN YILLIK SİLAHI!!!

(1/18) > >>

Çağrıbey:
Misyonerlik hakkında hemen herkesin, az ya da çok, bilgisi vardır. Ancak misyonerlik çoğu insanın bildiğinin aksine boyutları çok büyük ve çalışma sahaları tahminlerin ötesinde olan bir kuşatma hareketidir.
Bu sebeple misyonerlik konusunu bütün detaylarıyla ele alıp, Türk Milletinin ve özellikle de gençlerimizin dikkatini çekmenin gerekliliğine inanarak; bu alanla alakalı ilim adamlarının yazıları, basında çıkan haberler, makaleler ve diğer meteryaller derlenerek kapsamlı bir dosya haline getirilmiştir.
Bu dosyamızda:
Misyonerlik konusunda Batı ülkelerinin gerçekten Türk Milletini rahatsız edecek boyutta çalışmaları var mı? yoksa bu biraz evhamdan mı kaynaklanmaktadır? işte bu soruların yanıtlarını, ortaya koyacağız.

Otağımızda yazan soydaşlarımızın da ellerinde, misyonerlikle ilgili, materyaller var ise, bu başlık altına ekleyerek, konuya katkı sağlamalarını dilerim.

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çağrıbey:
Misyonerlik Haçlılarla başlayan Türk Milletini Anadolu’dan çıkarma uğraşında, daha sonra kurtuluş savaşında işgalcilerin emrinde, bugünde batı için batı adına Hıristiyanlaştırma ve ajanlık faaliyetlerinde araç olarak kullanılmaktadır.
Misyonerlik batılı güçlerin bir devlet politikası, stratejilerinin bir parçası bugün az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kendilerine sadık topluluklar, milletler yaratma projesidir.

Misyonerlik tarih boyunca sömürgeleştirmeyle iç içe yürümüştür. Arkasında emperyalist devletlerin istihbarat örgütlerinden çok uluslu şirketlere kadar batının savaş aygıtları vardır.
Hıristiyanlaştırma topluma inanç özgürlüğü diye sunuluyor, oysa mesele özgürce dinsel tercihini yapma meselesi değildir. Dinini değiştiren sadakatini de değiştirip, bağlı olduğu topraktan, milletten, kültürden kopuyor; kökü dışarıda bir merkeze bağlanıyor.

Mesele tamamen siyasidir ve Türkiye'nin milli güvenliği ile doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla misyoner örgütler ve faaliyetler için tıpkı çekiç güç, keşif güç gibi emperyalizm’in keşif gücü demek çok yanlış olmaz. ABD – AB desteğinde ve yönetiminde özellikle Protestan misyoner örgütler ev ve iş hanlarında kiliseler açarak Vatikan’ın çalışmalarıyla dinler arası diyalog projesini uygulamaya çalışmaktadırlar.

Sanıldığının aksine özellikle Protestan misyoner hareketi, Hıristiyanlaştırarak yeni azınlıklar yaratmaya değil, batıya bağlı Hıristiyan Türkler, bütün vatandaşlık haklarına sahip Protestan vatandaşlar yaratmaya çalışıyorlar. Yoğun bir Hıristiyan ve Hıristiyanlaşmış nüfus oluşturma çabası yerli misyonerlerin Türk olduklarını Türkiye vatandaşı olduklarını sık sık vurgulamaları hem bir siyaseti hem de bir stratejiyi açığa vuruyor. Ama işlerine geldiği zaman Lozan antlaşmasında azınlıklarla ilgili maddelere sığınmayı ve o maddeleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamayı da ihmal etmiyorlar.

ABD ‘deki Protestan misyoner örgütlerin en kıdemlisi ve en büyüklerinden AMERİKAN BOARD örgütü 1820’lerden itibaren Anadolu topraklarına girince misyonerliğin yıkıcı faaliyeti çok daha çarpıcı biçimde ortaya çıktı. BOARD’ın 1880 tarihli ünlü Bartleft raporunun ilk cümlesi şöyledir. Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye Asya’nın anahtarıdır. BOARD’ın Türkiye’ye gönderdiği misyonerlerden PARSONS “Bu günah imparatorluğunu tamamen yıkmak Ahdım olsun.” diye BOARD ‘ a yazı yazmıştır.


“Yine BOARD 1 Aralık 1883 talimat mektubunda bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır.” diye yazmıştır. Robert kolejinde okuyan Müfide Ferid romanında burada verilen eğitimi çok güzel özetliyor.”Buraya Türk girer fakat Türk çıkamazsınız.”

3 Ocak 1921 ‘de Atatürk şöyle diyordu.

”Hiçbir Hükümet kendi tebasından olan on binlerce çocuğu kendi memleketi dahilinde bir yabancı heyeti tarafından her türlü teftişten azade olarak büyütülüp onlara istediği gibi telkinlerde bulunulmasına müsaade edemez. Buna müsaade etmek çocukları yaşayacakları muhite düşman veya hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve dolayısıyla onunla çarpışmaya mahkum eylemektir.

Bu ise gerek o çocukların gerek içerisinde yaşayacakları halkın felaketini hazırlamaktadır. Bunu engellemek ise hükümetin vazifesidir. Bundan dolayıdır ki Amerikalılar tarafından numune çiftliği ve bir benzeri müesseseler husule getirilip buralarda kendi tebaamızdan olan binlerce çocuğun Türk Hükümeti ve milletine karşı dostane olmayan ve sadık hane olmayan hissiyatla donanmış olarak yetişmelerine müsaade edemeyiz."

Atatürk,”Çocuklarımıza her şeyden evvel Türkiye’ye düşman bütün uluslarla mücadele etmek öğretilmelidir.” demektedir. Mustafa Kemal Atatürk kökü dışarıda olan bütün kurumlara karşı net bir tavır almıştır. 1935 tarihinde mason localarını kapatmıştır. Dr. M. Kemal Öke Atatürk’ü masonların tabii reisi göstermek için gayret sarf etmiş Atatürk bu teklifi reddetmiş ve şöyle demiştir. ”Ben bu cemiyete girmem ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım” demiştir.

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çağrıbey:
Dinin Toplumsal İşlevleri

Misyonerlik, temelde bir dinsel faaliyet olduğu için dinin toplumdaki fonksiyonları  ve sosyolojik açıdan dinin bir sosyal gerçeklik  olduğu üzerinde çok kısa durmak istiyorum.

Din, toplumu ayakta tutan aile, ahlak, hukuk, ekonomi, eğitim gibi sosyal kurumlardan birisidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda din kurumu bulunmaktadır. Dinin toplumda başlıca iki fonksiyonu vardır. Bunlardan birisi, toplumda birlik ve bütünlüğü sağlamak, ikincisi ise toplumsal kontrol görevi yapmaktır.

Batı'da sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, sosyolojiyi kurarken "İnsanlık Dini" adı verilen yeni bir din de kurmak istemiştir. Hatta Osmanlı Devleti, Rusya ve İran'a birer mektup göndererek onları bu dine davet etmiştir(Meriç,1984). Çünkü ona göre din, bir concensus yaratarak  toplumda birliği ve bütünlüğü sağlar.Yine sosyolojinin kurucularından Durkheim ve Malinowski bireysel hayatlarında agnostik olmalarına rağmen toplumların dinsiz yaşayamayacağını söylemişlerdir(Kızılçelik I, 1994).

Ayrıca birey için doğal bir gereksinim olan din, eski Sovyetlerde bir süre yasaklandığında Rus köylüleri putlara tapmaya başlamıştır(Güngör, 1974).Onun için 1940’larda Hıristiyanlık serbest bırakılarak Rus vatanseverliğinin bir unsuru haline getirilmiştir(Dönmezer, 1978).

Görüldüğü gibi din, bir sosyal kurum ve bir sosyal gerçekliktir. Bireysel olarak dini kabul etsek de etmesek de o, kişisel olarak bizden bağımsız olarak  var olmayı sürdürecektir. O halde bize düşen görev, gerek Türkiye içinde ve dışında, dinlerin, ülke zararına ve bireysel çıkarlar için kullanılmasına engel olmaya çalışmaktır.

Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çağrıbey:
Misyonerlik nedir?

Misyon, Latince “missio” sözcüğünden gelip Türkçe’de görev anlamındadır. Hıristiyanlıkta baba(Tanrı) tarafından gönderilen oğul İsa’nın ve kutsal ruhun görevinden söz edilmektedir(Aydın, 1996).

En yaygın anlamıyla misyon, İncil’i Hıristiyan olmayanlara yaymaktır. Bu sebeple  tarih boyunca kilise, rahipler ve Hıristiyan devletlerin hemen hepsi bu kutsal göreve kendilerini adamışlardır. Onun için  misyoner bazen bir asker bazen bir doktor bazen bir öğretmen bazen de bir barış gönüllüsü olabilir(Aydın,1996). 

Türkiye’de misyonerlik çalışmalarının amacı, önce Türk halkını kendi kültüründen ve inancından soğutmak sonra Hıristiyan yaparak sömürgeci Batılı güçlerin hizmetine sunmaktır(Aydın,2002). Kendi ulusunun inancını korumayan toplumlar, direnme gücünü kaybederek yok olmaya mahkumdur. Bunun acı örneği yine Türklerde görülmüştür. Avrupa’yı titreten Türk komutanı Atilla’nın torunları önce kültürlerini kaybetmiş daha sonra da Hıristiyanlaşarak Batı toplumları içinde eriyip gitmişlerdir. Ne acıdır ki Türkler, Çin’de Çinlileşmiş, İran’da Farslılaşmış, Arabistan’da Araplaşmış kısacası hangi toplum içine girerse orada benliğini kaybedip yok olup gitmişlerdir. Demek ki Türklerde kimliklerini koruyamama gibi bir zaaf  söz konusudur.

Ülkesindeki misyonerlik çalışmalarının sonuçlarını Afrikalı bir aydın şöyle anlatır: “Hıristiyanlar ülkemize geldiğinde bizim topraklarımız onların elinde İncil vardı. Bize gözlerinizi yumun dua edin dediler. Gözlerimizi açtığımızda  bizim topraklarımız onların olmuş bizim elimizde ise sadece İncil kalmıştı" (Baş, 2004).

J. Danielou’a göre misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak. İkincisi o ülkede kiliseler inşa etmek  ve onları  yaşatacak elemanlar bulmak. Üçüncüsü Hıristiyanlıkla gelişmiş olan Batı uygarlığını aynı göstermektir (Küçük, 1996).

Bana göre bugün misyonerlik, sadece Ortadoks, Katolik ve Protestanların Türkiye’de kiliseler açarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmaları değil Türkiye’nin aleyhine olan ve Batının çıkarlarını korumaya çalışan her türlü dinsel ve din dışı faaliyetleri içerir. Hatta Türk halkının istismardan uzak samimi dinsel inanç ve anlayışına yönelen her türlü saldırıları da bu kapsamda kabul ediyorum. Yalnız din sömürücülerinin çeşitli şekilde eleştirilmelerini bunun dışında tutuyorum.

Atilla İlhan(27.9.2005), 1950’li yıllarda  İzmir’de Demokrat İzmir Gazetesinde bir adamla karşılaşır. Adam, Atilla İlhan’a şunları söyler: “DP gericiliği hortlatmaktadır. Atatürk, bütün inkılapları cesaretle yapmıştır. Yalnız eksik bıraktığı bir inkılap vardır. O da minarelere çan taktırmaktır.” Yine Atilla İlhan, basında İslam düşmanlığı yapanların hemen hepsinin dönmeler olduğunu söylemiştir. Nitekim basında Türk halkının inancı olan  Müslümanlığa yerli-yersiz saldırmayı adet haline getiren sözde ilerici iki meşhur yazarın Soros vakfından para almış olduğu Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında yer almaktadır. Bu iki yazardan birisi halen ABD’de yaşamaktadır ve her ikisi de dönmedir. Dönme olmaları problem değildir. Çünkü Yeniçeri ocağına alınan ve Osmanlıda büyük hizmetler yapmış olan gayri Müslim insanların çocukları halen bizimle birlikte bu ülkede yaşamaktadırlar.Türkiye’nin aleyhinde olmadıkları takdirde bunların diğer insanlarımızdan hiçbir farkı yoktur. Fakat İslam düşmanlığı altında Türk düşmanlığı yapanları ise hoş göremeyiz.

Bir de bunun karşıtı olarak Türkiye’de İslam severlik adı altında Türk düşmanlığı yapılmaktadır. Yani deniliyor ki, Müslüman olduğumuza göre Türklüğe gerek yoktur. Nitekim Sayın başbakan İstanbul belediye Başkanlığı sırasında yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir: “Ben dedeme sordum, Türk müyüz, Müslüman mıyız? diye.  O bana dedi ki: “Oğlum, yarın öldüğümüzde bize Türk olup olmadığımızı değil, Müslüman olup olmadığımızı soracaklar.”  Başbakan bu soruyu dedesine Türkçe sormuştur. Acaba Sayın Başbakan bu sözleri söylerken, Türklüğün bir ırk veya kana bağlı olmayıp bunun kültürle ilgisi bulunduğunu ve dilin de kültürün en temel unsuru olduğunun farkında değil midir? Kaldı ki, sosyolojik anlamda bugün dünyada homojen bir Müslümanlık olmayıp Türk’ün Arabın, Farsın Müslümanlığı anlayışları ve bunu  yaşamaları da birbirinden oldukça farklıdır. 

Aşağıdaki düşünce veya tutumların misyonerlik kapsamına girip girmediğini sizlerin takdirine bırakıyorum.
 
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Ekim 2004’te “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu” adı ile bir metin  hazırladı. Bu metinde yer alan görüşlerden bazıları şunlardır:  Lozan’da etnik – dinsel azınlık kabul etmemek hatadır. Türkiye’de yalnız gayrimüslim azınlık yoktur. Bir gün Türkiye’de herkes her dilde yayın yapabilecektir. 

Türkiye’de “Türkçe’nin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını” söyleyen YÖK başkanı ve “Bizim miladımız Cumhuriyettir”, diyen Milli Eğitim Bakanı. 2004 yılında Akbank  sponsorluğunda İstanbul’a bir konferans için çağrılan medeniyetler çatışması tezini ileri süren Huntington İstanbul’a iner inmez “Atatürk ilkeleri 70 yıl geride kalmıştır” demesi. AB yetkililerinin zaman zaman Türkiye’nin gelişmesinin önündeki engel olarak "Türk ordusu ile Atatürkçülük” demeleri. Yine bir AB yetkilisinin Atatürk’ün resimlerinin resmi dairelerden indirilmesini teklif etmesi.

Yine Kıbrıs’ta Rumlar haklı diyen işadamları topluluğu ve Batı’nın çıkarlarını Türkiye’ye karşı savunan mütareke medyası. Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer diyen Mesut Yılmaz ve Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ın yıldızı parlayacaktır, diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın tutumu. Bilgi Üniversitesinde yapılan Ermeni Soykırım Toplantısı’na katılarak ağzını açıp bu konuda tek söz söylemeyen Prof. Dr. Erdal İnönü’nün tutumu. Bilgi üniversitesinde yapılan soykırım toplantısını ayrıntıları ile veren fakat Gazi Üniversitesinde 2005 yılında yapılan taraftarı ve karşıtının yer aldığı “Ermeni Sorunu” Sempozyumu”na gazetelerinde yer vermeyen mütareke medyasının tutumu.

Bütün bunların ne anlama geldiğinin takdirini sizlere bırakıyorum.

Misyonerlerin Türkiye’deki çalışmalarına gelmeden önce Endülüs Emevi Devletinde yaptıklarından çok kısa söz etmek istiyorum. Endülüs’te 800 yıl süren İslam uygarlığından sonra misyonerlerin çalışmaları sonucunda camiler kiliseye döndürülmüş, bir tek Müslüman kalmamak koşuluyla ya katledilmiş ya da göçe zorlanmıştır. Öte yandan Gırnata’da Müslümanların elinde bulunan el yazması eserler şehrin en büyük meydanında yakıldı. Yalnızca Kurtuba’da yakılanlar, 1 milyon civarındadır. 1524 yılında çıkarılan bir fermanla İspanya’da kalan henüz Hıristiyanlığa girmemiş olan Müslümanlardan ya Hıristiyan olmaları ya da ülkeyi terk etmeleri istendi.Buna uymayanların köleleştirilecekleri söylendi. Arapça ve  Arap isimleri kullanma, Müslüman kıyafetleri giyilmesi yasaklandı. İspanya’nın her şehrinde, her kasabasında Müslüman aileler teker teker tutuklanarak Cezayir’e gönderilmek üzere gemilere istiflendiler. Bunların çoğu açlıktan, susuzluktan, bitkinlikten yolda öldü. Bu iş için  askeri filolar yetersiz kaldığından özel gemiler kiralandı. Kaptanlar Müslümanları taşımak için kişi başına ücret aldılar. Fakat İspanyol limanlarından uzaklaşıp gözle görünmez olunca onları denize atıp geri dönerek yeni yükleme yapmayı daha karlı buldular. Bleda isimli bir köy papazı, 140 bin Müslüman’ı Afrika’ya götürmek üzere olan gemide 100 bin Müslüman’ın bir defada öldüğünü yazar(Baş, 2000).

Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Çağrıbey:
Misyonerlik  Türkiye ve Türklerle Niçin İlgilenmektedir?

1071 yılında Alpaslan’ın Anadolu’nun kapılarını açması ve İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını Batı hazmedememiş ve 1096-1270 yılları arasında  8 defa haçlı seferi düzenlemişlerdir. Artık Avrupa ile ilişkilerde Hıristiyanlık Batı’nın kendisini savunma ideoloji haline gelmiştir. Ayrıca İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması Batı’da büyük yankılar uyandırmış ve böylece Türk düşmanlığı bütün Avrupa’ya yayılmıştır(Timur, 1994).

Prof. Bozkurt Güvenç’(1994)e göre Batı’da Müslüman ile Türk, Türk ile İslam eşanlamlı kabul edilir ve Hz. Muhammed’i “Türk” olarak bilinir. Aynı şekilde  Bernad Lewis de  Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı kitabında Batı’da, Türk ile Müslüman’ın özdeş kabul edildiğini, yazar.

Hıristiyanlar için Doğu, Tanrı’nın hidayetinden yoksun bir dünyadır(Meriç,1996). Buna göre kiliseye ve Hıristiyanlara düşen görev de dünyadaki Müslümanları ve özellikle Türkleri Tanrı’nın hidayetine erdirmektir.

1699 yılında Sultan II. Mustafa ile Avusturya İmparatoru I. Leopold arasında imzalanan Karlofça Antlaşmasının dili Osmanlıca ve Almanca değil Latince idi. Fransa’da Katolik Kilisesi ayinlerini Latince yapar ve İncilin Dili de Latince’dir(Altındal, 1994).Burada Osmanlı’nın Batı’ya yenilmesinden sonra Batı’nın dinsel dili olan Latince’nin Osmanlı’ya dayatıldığını görüyoruz. Bu, benim dinimin senin dininden üstün olduğunu kabul edeceksin anlamına gelir. İşe tersinden bakarsak  bu, Osmanlı’nın yenmesi durumunda antlaşmanın Kur’an dili olan Arapça ile  yapılması demektir.

Bu olguya bundan 700 yıl önce yaşamış olan tarih filozofu ve sosyolojinin kurucusu İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde şöyle açıklamaktadır: “Yenilmiş kavimler, yenmiş kavimlerin din, mezhep, örf, adet, gelenek, giyim ve kuşamlarını alırlar. Çünkü nefis ve kalp kendini yenenlerin üstünlüğüne inanır.”

Batı’ya göre ne Anadolu tarihi ne Osmanlı tarihi ve ne de Cumhuriyet tarihi özgündür. Barbar Türkler ve çağdışı Müslümanlık Anadolu’nun özgün uygarlıklarını yok etmiştir(Altındal,1994).

1950’lerde başbakanlık yapmış olan Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, 1915 yılında İsviçre’de öğrenci iken “Mekedonya’da Türk Mezalimi” adlı bir panele katıldığını ve konuşmacılardan birisinin aynen şunları söylediğini kaydeder:“Yeryüzünden hilal kalkmadıkça Hıristiyanlık bütün dünyayı yönetimi altına almadıkça insanlık mutlu olamaz. Hıristiyanlık, Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı, Türkler Altay dağlarının gerisine sürülmelidir”(Küçük, 1996). Aynı şekilde yazar Aytunç Altındal, 1990’larda ABD’de bilimsel bir toplantıya katılır. Avrupa’lı bilim adamlarından birisi, konuşma sırasında şu sözleri söyler: “Türkiye yok edilmesi gereken askeri, siyasi ve ekonomik güçtür”.

Raymond de Lule, “Türkleri kılıçla yenmek mümkün değil o halde İslam felsefesini, Arapça’yı öğrenerek, onların arasına girerek Müslümanlığın gelişmesini durdurmak  zorundayız” diyor(Küçük, 1996).

Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

Ne Mutlu Türk doğup, Türk gibi yaşayana...

Saygılarımla.

Çağrıbey

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git