Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz
Gelişmiş Arama  
Ulak Posta: soruhunturk [[@]] gmail [.]com

HT MAĞAZA

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : 17 Ekim 2018, 15:19:56 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
BU NASIL MİLLİYETÇİLİK

Kendisine Türkçü, Ülkücü kısaca Türk Milliyetçisiyim diyor ama; Gök Türk Yazıtlarını okumuyor, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ‘’Nutuk’’ adlı eserini okumuyor, Gaspıralı İsmail Bey’e, Yusuf Akçura’ya, Ömer Seyfettin’e, Ziya Gökalp’a, Hüseyin Nihal Atsız’a yabancı. Bildiği; bir - iki kelime slogan, bir parmak işareti, bir de ata yadigarı bayrak. Kürşad’a burun kıvırır ama hayali kahramanlıkta üstüne yoktur. Sanırsın Çanakkale Kahramanı. Senin gibi Türk Milliyetçisinin elinden yarın bağırta bağırta devletini de alırlar seni de o çok sevdiğin Orta Doğu’nun çölüne sürerler. Sende artık dış güçleri mi suçlarsın yoksa Filistinli kardeşlerinin yaptığı gibi intifada mı yaparsın bilemem.

Adil ÖZTÜRK

 2 
 : 13 Ekim 2018, 17:14:10 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
PAROLA ‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..’’

‘’Türk İslam Sentezi’’ Emperyalistlerin Tezgahıdır. Din temelli Turan olmaz.
[Yusuf Akçura]
 

Türk İslam Sentezi, Müslüman olan Türkleri bilhassa Araplar olmak üzere diğer Müslüman toplumlara yakınlaştırmak için (1970) lerin başında uygulamaya konulmuş bir sistemdir. Oysa dünya da, ‘’Tengri’’ inancında, ‘’Şaman’’ inancında, ‘’Budist’’ inancında, ‘’Zerdüşt’’ İnancında, ‘’Musevi’’ (Karaim Mezhebi) inancında, ‘’Hristiyan’’ inancında ve sayısı bilinmeyen Ateist Türk olmak üzere dünya üzerinde bilinen (450 Milyon) Türk yaşamaktadır. Gerçek olan şu ki, Türkün tamamı Müslüman değildir. Din, vicdan işidir. Kişilerin kendi bireysel duygularıdır.
Şimdi biz Müslüman olan Türkler, Müslüman olmayan diğer soydaşlarımıza, ‘’Ya bu dine geçin ya da sizi kafir sayarak size karşı Cihat ilan edeceğiz’’ mi diyeceğiz. Onlarda bize ‘’Siz de Araplaşmışsınız, bizim için de siz kafirsiniz’’ diye bize savaş açarsa ne olacak. Ne mi olacak ‘’Kardeş kavgası’’  Türk Türk’ü öldürecek diğer milletler bize kıs kıs gülecek. Din kardeşliği ütopyası işe yaramamaktadır. Aynı dine ‘’İslam’a’’ inanan Ortadoğu milletleri bilhassa Arapların durumu gözler önünde, ortalık kan gölü, ülkeler harabe kelleler havada uçuşuyor.
 Başka dinlere inanan Türk soydaşlarımız ile on binlerce yıllık ortak geçmişimiz olan Türklük bazında bağlar kurulabiliriz.
Türk Kimliğini, Türkçülüğü kullanarak kahramanlık söylemleri ile farklı inançlardaki Türk dünyasını kendi şahsi çıkarları için kullanmak isteyen sahtekarlar her zaman olmuştur ve bundan sonra da mutlaka olacaktır. Çok okuyup, çok araştırıp, bilhassa şüpheci olmalıyız. Türklük üzerinden oluşturulan derneklere, partilere, tarikatlara çok dikkat etmeliyiz. Bu oluşumların çevirdiği entrikalar birey olarak bizleri kullandığı gibi, bizler üzerinden Türk Milletini de kullanmaya kalkmaktadırlar. Bu nedenle çok okumalıyız, çok araştırmalıyız, az güvenmeliyiz. Her şeyin globalleştiği günümüzde Türk dünyasının toparlanıp, ekonomik ve sosyolojik olarak ayağa kalkarak birleşmesi için okumak, araştırmak ve her şeyi incelemek, sorgulamak, iç yüzünü görmek zorundayız.
Artık geride bıraktığımız tarihimizle övünerek avunma gerzekliğini bir yana bırakarak gelecekte birey bazında Türk ve Türk Milleti olarak neleri nasıl başaracağımızın projeleri üzerine yoğunlaşmalıyız.  Emperyalistlerin tuzağı olan; ‘’Türk-İslam Sentezi’’,  ‘’Tengrici Türkçülük’’, ‘’İslami Türkçülük’’, ‘’Sosyalist Türkçülük’’, ‘’Ateist Türkçülük’’, ‘’Kapitalist Türkçülük’’ gibi kavramlara saplanarak birbirimizi boğazlayarak yok etmeyi bırakmalıyız.
Türk demek; Türk Milletinden olmak demektir.
Türk demek; Çalışkan Olmak demektir.
Türk demek; Dürüst olmak demektir.
Türk demek; İlim sahibi olmak demektir.
Türk demek; Üretken olmak demektir.
Türk demek; Aldatmamak, aldanmamak demektir.
Türk demek; Kazanan tarafta olmak değil, kazanan taraf olmak demektir.
Türk demek; Tüm farklılıklarını bir zenginlik olarak kabul edip Türk Dünyasını topyekün kabullenip, kucaklamak demektir.
Türk demek; Yeni doğmuş bir çocuğun öz annesinden başkasını benimsememesi gibi Türklüğünü benimseyerek, Türkçü olmak demektir.
Bu nedenle, Türk Milliyetçiliğini, Türkçülüğü, Turancılığı veya adına ne derseniz deyin bir partinin, bir derneğin, bir akımın ideolojisi olarak görmeyip, ‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..’’ parolasıyla bütün Türk Dünyasının birleştirici çimentosu olarak algılamalıyız.
‘’Ne Mutlu Türküm Diyene!..’’
Adil ÖZTÜRK

 3 
 : 07 Ekim 2018, 09:06:37 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
(7 EKİM) TÜRKMEN MİLLİ BAYRAMI KUTLU OLSUN.
1997 tarihinde Erbil’de, yapılan, 1. Türkmen Kurultayında Irak Türkmenlerinin resmi dili “İstanbul Türkçesi” olması, “7 Ekim” tarihi, [Türkmen Milli Bayramı] olarak Türkmen Kurultayınca kabul edildi.
Çile, katliam ve gözyaşıyla dolu Türkmen tarihinde ‘’7 Ekim’’ bir dönüm noktasıdır. Ümitsizlik ve kararsızlığı geride bırakarak, birleşmenin ve milli iradenin oluştuğu gündür.
‘’Sümbülsüz darı olmaz
Namerdin yâri olmaz
Türkmeneli mavidir
Yeşilden sarı olmaz’’
[Türkmen Manis]

‘’Ne Mutlu Türküm Diyene!..’’

Adil ÖZTÜRK

 4 
 : 06 Ekim 2018, 22:08:47 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
TÜRKÇÜ OLMAYA MECBURUZ
Türk Dünyası sancılı bir uyanışın içinde iken Türkiye Cumhuriyeti adeta bir Arap devleti kalıbına sokulmaya çalışılmakta. Kültür bazında bakılacak olursa Türkiye Cumhuriyeti sanki bir Arap Ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor, sokaklarda fistanlı, entarili Arap erkekleri, kara çarşaflı Arap kadınları, karınca sürüsü gibi Arap çocukları dolaşmakta, tabelalarda hızla Arapça yazılar çoğalmakta Türkiye’de adeta işgal görünümü sergilenmektedir. En koyu Türk Milliyetçilerinin dahi Türk-İslam Sentezi dayatması ile bakış alanları Suudi Arabistan’a yönlendirilerek, kendileri gibi dini inancı olmayan Türkleri ‘’Kafirlikle’’ hatta yabancılıkla etiketlendirip yok sayması durumuna gelinmiştir. Kökü (10.000) lerce yıl gerilere giden şerefli Türk tarihi; Proto-Türkler, Hunlar, Sümerler, Göktürkler adeta unutturulmak istenmekte, yeni kuşak Türk gençliğinin hafızalarına dindarlık maskesi altında tarihi (3.000) yılı geçmeyen bedevi Arap kültürü yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bir zamanlar Türkçü Fikir ışığında Turan İdeali ile yanıp tutuşan Türk Milletinin önüne konan Türk-İslam Sentezi dayatması ile;
‘’Hıristiyan olan Gagavuz Türk’ü’’
‘’Hıristiyan olan Yunanistan’a Mübadele kanunu ile gönderilen Karaman Türk’ü’’
‘’Hıristiyan olan ve bizde Atilla’nın torunlarıyız diyen Hun asıllı Macar Türk’ü’’
‘’Yahudi Dininin Karaim Mezhebinden Hazar Türk’ü’’
‘’ Gök Tengri inancındaki Altaylardaki yaşayan Türk’ler’’
‘’ Şaman inancındaki Yakut (Saha) Türkleri
‘’ Bir kısmı Müslüman, bir kısmı Budist olan Uygur Türk’leri’’
‘’ İslam’ın Şii Mezhebinden olan Azerbaycan Türk’ü (Azerbaycan ve İran Azari Türkleri)’’
‘’Asırlarca Türk Kültürünü canlı tutmaya çalışan Alevi İnancındaki Anadolu Türkmenleri’’
Ötekileştirilmekte, adeta yok sayılmaktadırlar.
Bunca çeşitli dini inanç zenginliğine sahip Türk dünyasını dışlayarak tutucu Arap Kültür Emperyalizmi etkisindeki bir dünya görüşü ile ‘’Turan Birliği’ nasıl kurulacak.
Dünya üzerinde geniş bir coğrafyada yaşayan, kitleler halinde bu kadar çeşitli dini inanca sahip olup ta tek Millet olma bilincini koruyabilen başka bir millet yoktur. Türk Milleti dini inancı ne olursa olsun binlerce yıl Milli duygularını koruyabilen tek millettir.

‘’Bir gün Türk devletleri ile Çin Seddinde buluşacağız’’ diyerek gelecekteki (Büyük Turan idealini) belirleyen Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK askeri ve Politik alanda Türkçü, ‘’Sana aykırı gelse de gelmese de biz gene günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz. Tarihte Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak. Sayısı on binleri geçen subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri duramaz’’ diye Türk gençliğine ışık olan Hüseyin Nihal ATSIZ hoca ise Kültür, tarih ve fikir alanında Türkçü idiler. Her iki büyük Türkçü önder kendi alanlarında tek ve rakipsiz olmalarına karşın asla kişisel hırslarının ve iktidar düşüncelerinin kaygısı ile Türkçülüklerinden taviz vermemişlerdir, Türkçü çizgilerinde kırılma olmamıştır. Türk Milletine ihanet etmemişlerdir. Bu gün ‘’ATATÜRKÇÜLÜK’’ veya ‘’ATSIZCILIK’’ gibi fikri çıkışları art niyet aramak yerine belki bu büyük Türkçüleri yeterince inceleyemeden aşırı hayranlıktan doğan bir taklitçilik olarak görmek gerek. Çünkü, ‘’Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki: Onu vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.’’ diyen Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK (ATATÜRKÇÜ) değil ‘’TÜRKÇܒ’ idi, ‘’Ey Türk genci, erkeksen bir (Kül Tegin) kızsan bir (Umay) olmaya çalış. Ve (Gazi)nin memleketi idare edenler gaflet ve hıyanet içinde olsalar bile yine vazifen Türklüğü kurtarmaktır’’ vasiyetini unutma diyen Hüseyin Nihal ATSIZ hoca (ATSIZCI) değil ‘’TÜRKÇܒ’ idi.

Türkçüler, asla bir siyasi partinin veya saçma sapan izm’lerin, ideolojilerin desteğiyle değil sadece Türk Milletinin geleceğinin kaygı ve tasasındaki düşüncelerin yoğunluğundadırlar.

Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dini inanca sahip olursa olsun Türk kanı taşıyan her Türk insanı ‘’Türkçü’’ olmak zorundadır. Dünya genelinde hızla gelişen ekonomik ve siyasal çalkantılar biz Türk insanını ‘’Türkçü’’ olmaya zorlamaktadır. ‘’Türkçülük’’ bir siyaset veya menfaat değildir, ‘’Türkçülük’’ ekmek gibi, su gibi zorunlu olduğumuz bir yaşam gıdamızdır. Yaşamak için bedenimizin gıdasına nasıl önem veriyorsak ruhumuzun, milli kimliğimizin gıdasına da önem vermek zorundayız aksi takdirde tarih mezarlığında yok olmuş milletler arasında yerimizi alırız.

Bu zamana kadar; Teoman Han’lar, Mete Han’lar, Alper Tunga’lar, Tomris Han’lar,  Çiçi Han’lar, Kül Tigin’ler, Bilge Kağan’lar, Atilla’lar, Alparslan’lar, Temur’lar,  Fatih’ler, Mustafa Kemal ATATÜRK’ler, Dede Korkut’lar, İbn-i Sina’lar, Ahmet Yesevi’ler, Ahi Evran (Nasrettin Hoca)’lar, Yusuf Has Hacip’ler, Kaşgarlı Mahmut’lar, İmam Maturidi’ler, İmam-ı Azam’lar, Hace Bektaş Veli’ler, Yunus Emre’ler, Ziya Gökalp’ler, Gaspıralı İsmail’ler, Yusuf Akçura’lar, Aziz Sancar’lar, Hüseyin Nihal Atsız’lar, Koca Yusuf’lar, Naim Süleymanoğlu’lar yetiştiren asil Türk Milleti bundan sonra da Devlet adamlığında, Ekonomide, Tıpta, Uzay Araştırmalarında, Sporda, Turizmde, Edebiyatta, Felsefe de, vs. her türlü alanda en iyileri yetiştirerek,’’Muasır medeniyetler seviyesinde’’ de en iyisi olmalıyız. En iyisi olmak zorundayız. Muasır Medeniyet demek Batı’nın aşağılık sömürgeci medeniyeti değildir. Muasır medeniyet; ‘’Bulunduğu çağın en mükemmeli olmak’’ demektir. Eğer küresel işgalin acımasız oyunları karşısında yenilerek asimile olmak istemiyorsak, Türk Kültürünün şerefli mirasını aynı şerefle gelecek kuşak Türk Nesline aktarmak istiyorsak. En iyisi olmaya yani ‘’Türkçü’’ olmaya mecburuz.
‘’Ne Mutlu Türküm Diyene!..’’

Adil ÖZTÜRK

 5 
 : 06 Ekim 2018, 21:49:18 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
DEVŞİRME ÇABALARINA KARŞI TÜRK MİLLETİNİN 1000 YILLIK DİRENİŞİ

Büyük bir Teşkilatçılık, Devlet kuruculuğu ve Önderlik vasıflarına sahip olan Türk’ler, tarih çağlarından sonra birçok imparatorluk ve devlet kurmuşlardır. Orta Asya’dan sonra 3 kıtaya yayılarak birikim ve kültürlerini gittikleri ülkelere taşımışlardır.  Yazılı Kültürlerinde Türkler Göktürk Alfabesini kullanıyorlardı. Daha sonra 24 harfli Uygur Türk alfabesini kullanmaya başladılar. Göktürk alfabesi ile Orhun kitabesini anıtlaştırdılar. Kendi yazıları ile destanlar yazdılar.
Asya içlerinden çıkarak dünyaya açılan Türklerin İslamiyet öncesi Türk-Arap ilişkisinin varlığını, Cahiliye Devri Arap şiirlerinde de görmek mümkündür. Bu şiirlerde Türklerin daha çok askerî yönleri ve kahramanlıkları anlatılmaktadır.  Arap Edebiyatı, Türk Mitolojisinden ve Türk Tarihinden önemli etkilenmeler yaşamıştır. Arap’ların Türklere ilk ihaneti; ticari ortak oldukları Göktürk’lere ait bilgileri Türklerin doğal düşmanları olan Çinlilerle paylaşmalarıdır. İpek Yolu Ticaretinde imtiyazlı bir konuma sahip olan Araplar, yine Göktürk’lere ikinci ihanetlerini  Göktürk-Sasani Savaşı‘nda Sasani ordusunda yer almaları ile pekiştirmişlerdir. Arapların Türklere İlk Saldırıları Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi İpek Yolu üzerindedir. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı. Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı. Daha önce Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi. Ancak daha sonraları 751 de Talas Muharebesinde Çinlilere karşı Türklerin safında yer alan Araplar tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk ‘’Araplaştırma girişimleri’’ başlamış oldu.

‘’BİZ ADAM OLMAYIZ’’ DEYİMİ NE DEMEKTİR.
Kuteybe komutasındaki Müslüman Arap Orduları ilk olarak Talkan’ı istila ederler. Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.
Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.
Kuteybe’nin yerine Yezit İbni Muhellep’i sefere gönderir. Yezit’in ilk işi Hazar denizinin batısına, Dağıstan bölgesine saldırmak olur (716). Dağıstan Meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Kent yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Yezit’in ordusu Hazar denizinin güney doğusunda bulunan Culcan kentine yönelir. Culcan’iı Türkler savaşmadan teslim olsa da 50.000 Türk acımasızca öldürülür.
Bu 70 yıl süren Türk-Arap savaşlarının sonunda;
1-   100.000'in üstünde Türk katledilmiştir. 2- 50.000'in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır. 3- Şehirler yağmalanmış, ganimet diye halkın her şeyi talan edilmiştir. 4- Tüm zenginlikler, tarihi eserler yok edilmiş, yakılmış, yıkılmıştır. 5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan "Talkan Katliamında" 40.000 Türkün kesilerek 24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır. 6- "Curcan Katliamında’’ da esir alınan 50.000 Türk'ün nehir kenarında kafaları kesilmiş, nehrin suyu kıpkızıl olmuş, cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır. 7- "Teslim olursanız canınız bağışlanacak" sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş, kadın-erkek bütün Türkler kılıçtan geçirilmiştir. 8- Araplar Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyup, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yapmışlardır, 9- Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek,  Her Türk evine bir Arap aile yerleşip, Arapça öğrenmeleri ve Müslüman olmaları için zorlanmışlardır. Müslüman olmayanlara ‘’Cizye vergisi’’ ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri Müslüman olmaya zorlamışlardır. 10- Araplar Türk Yurduna yaptıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir. 11- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi yüzlerce yıldır savaştıkları Çinlilerden dahi görmemişlerdir.

(Talas Muharebesi sonunda başlayıp, yaklaşık ‘’70 yıl süren’’ Türk-Arap Savaşı hiçbir tarihçi tarafından bahsedilmemektedir. Bu da Arapların işine yaramaktadır. Sadece; Arap İstilasını bizzat Arap Orduları ile gidip yerinde görerek yazan Arap Tarihçi Taberi’nin 4 ciltlik ‘’Taberi Tarihi’’nde görmekteyiz. Birde, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın ‘’Türkler Nasıl Müslüman Oldu’’ isimli eserinde kısmet anlatılır. Türkçü siyasetçiler ve ne hikmetse Türkçü Tarihçiler konuyu geçiştirmektedir.)

Artık Türkler Müslüman olmaya başlamışlar ve İslam Dinini Kur’an’a uygun şekilde Türk Kültürüne göre yorumlayarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışmışlardır. İmam  Matürdi, İmam-ı Azam gibi Alimleri yetiştirerek Müslüman Türk Devletleri kursalar da bu devletlerin başındaki Türk Hakanlara rağmen Vezir denilen şimdiki Bakan düzeyindeki etkili şahsiyetler gayritürk unsurlardan oluşmakta ve Türkleri asimile edebilmek için din silahını olabildiğince etkili kullanmaktaydılar.
Müslüman olan Türklerin kurdukları en etkili devletlerden olan Büyük Selçuklu Devletinin başında Türk Hakanları olmasına rağmen en etkili veziri Nizamülmülk adı ile bilinen asıl adı Ebu Ali Kıvâmüddin Gıyâsüddevle Şemsülmille Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsî olan Fars asıllı vezir bulunmaktaydı.
Nizamülmülk'ün adıyla anılan medreseler ki; En büyüğü, Bağdat'taki Nizamiye Medresesi olup, İsfahan, Nişapur, Belh, Herat, Basra, Musul ve Amul'da benzerleri vardı. Bu Medreselerde Egitim ve Öğretim dili Arapça ve Farsça idi.  Arapça'nın İslam dünyasının ortak öğretim dili olarak yaygınlaşması Nizamiye medreseleriyle gerçekleşmiştir. Dört yıllık eğitim süresi olan Medresede, Şafii mezhebi fıkhı, tefsir, hadis, feraiz ve kelam dersleri okutulmuştur. Talebelerin kalma yerleri, kütüphane, hamam, imaret ve hastane ek binalarıyla donatılarak ilgi odağı haline getirilmeye çalışılmıştır.
Büyük Selçuklu Devletinin yıkılması ile bu Medreselerde işlevini yitirmiştir.
Arapça ve Farsça baskısından kurtulan Türkler rahat bir nefes alarak bir müddet kendi öz kültürlerini yaşamışlar, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre. Hace Bektaş-ı Veli gibi değerlerle canlı tutmaya çalışsalar da Selçuklu Devletinin yerine kurulan Osmanlı Devletinde Saray içerisinde faaliyete başlayan Enderun Okulu ile Türk Kültürü üzerindeki kabus dolu baskılar tekrar başlamıştır.
Görünüşte Enderun Okulunun gayesi 9-14 yaşlarındaki Hrıstiyan çocuklarından en zeki ve yeteneklilerinin seçilerek Türk ve İslam geleneklerini öğrenerek Müslüman olmaları olsalar da bu Enderun Okullarına ‘’Yörük ve Türkmen Taifesi’’ alınmadığından Enderun Okulu tamamen gayritürk çocukları yetiştirerek Devlet Adamlığı ve Askerlik gibi kurumlara yerleştirilmekteydiler. Hemen hemen bütün Büyük Devlet Makamları ile Kapıkulu Ocaklarının çoğu Enderûn Okulundan yetişmiştir. (Şeyhu’l-İslâmlar, Sadrazamlar, Kaptan Paşalar, Beylerbeyiler, Sancak Beyleri, Kemankeş (Okçu), hattat, Nakkaş, Musıkîşinas, Besteci vb. Sanatçılar) Osmanlı toplumunda görülen Aydın (Enderun) ve Halk (reaya) ikiliği bundan kaynaklanmaktadır. Osmanlı Devletinde Halkın büyük kısmı devletin kurucu unsuru olan Türklerden meydana gelmekte olmasına rağmen ‘’Etrak-ı Türk’’ yani (Pis, Kötü Türk) olarak görülmekteydi. Halk yani Türkler savaş zamanı asker olarak hatırlanmakta, vergi ödemekle yükümlü, toprağı ekip-biçen köylü-çiftçi olarak görülmekte idi. İlim Öğrenmek, Devlet idaresi, Sanatkarlık Türk Milletine adeta yasak edilmişti. Devşirmelerden oluşan ve Türk toplumu içerisine sızarak psikolojik baskı politikası uygulayan Türkümsüler her fırsatta ‘’Biz Türkler adam olmayız’’ diyerek Türklerin bilinç altına aşağılık psikolojisini sinsice aşılamaya çalışmaktaydılar.
Osmanlı Devletinin büyük kesimini oluşturan Türk Milletinin başında Enderun Okulundan yetişerek hüküm süren gayritürk azınlık Osmanlı Devletinin yazı dilini Arap Alfabesi olarak benimsemiş, Konuşma ve Yazışma da ise Arapça ağırlıklı olmak üzere Farsçayı da etkin kullanıp Türkçeyi zaman içerisinde eritme yoluna gitmiştir.
Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki bu kültürel zulmü yetmezmiş gibi Osmanlı Devletinin son yıllarında birde ‘’Masonluk’ belası kendini göstermiştir.
Birinci Dünya savaşı sonunda yıkılan Osmanlı Devletinin yerine Türk Milletinin kanını dökerek, canını vererek son Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde kurduğu ‘’Türkiye Cumhuriyeti’’ bin yıllık Arapça, Farsça Kültür baskısına son vererek 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıp, Eğitim ve Öğretim Birliğini sağlayarak ‘’Türk Milli Eğitimi’ni oluşturmuştur. Artık Türk Milleti Muhasır medeniyetler seviyesine çıkarak Hukukçu, Felsefeci, Fizikçi, Kimyacı, Doktor, Astronom, Botanikçi, Veteriner, Mimar, Mühendis, Siyasetçi, Öğretmen, Din Adamı vs. medeni ve ileri bir toplum için gerekli bütün değerleri kendi Kültüründe ve kendi insanları ile yetiştirecek hem Türk Milletine hem dünya insanlığına hizmet verecekti.
Elbette ki 1000 yıllık tahrifatı gidermek kolay olmayacaktı, elbette ki Enderun Okulundan yetişerek en üst makamları işgal eden gayritürk unsurlardan kurtulmak kolay olmayacaktı ve elbette ki savaşta her ne kadar zafer kazansa da bitkin düşen Türk insanına sinsice yaklaşmak isteyen Mason tehlikesini bertaraf etmek kolay olmayacaktı. Bütün bunlara rağmen ‘’Damarlarındaki asil kanın gücüne inanan’’ Türk insanı silahlı savaştan tüm olumsuzluklara rağmen galip çıkmayı başardığı gibi 1000 yıllık Kültür savaşından da galip çıkmayı başarmıştır.
‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!...’’
Adil ÖZTÜRK

 6 
 : 06 Ekim 2018, 21:47:25 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
"AKKURUM" nedir bilir misiniz.
Türklerin tarihte bilinen ilk başkentlerinin adı "KARAKURUM" dur. Türkler Kostantiniyye Polis'i Feth edince adına "AKKURUM" demişlerdir. Taaaki Eşari ekolü Türk Müslümanlığını geri plana atarak nakilci Emevi zihniyetini Osmanlıda hakim kılana kadar. Artık "AKKURUM" yerine "İSLAMBOL" denmeye başlandı. Demem o ki içimizdeki Türkümsü devşirme çaşıtlar Türkün o muhteşem zaferini bile hile ile kendilerine mâl etmişlerdir. Osmanlının son zamanlarına kadar İstanbul da basılan kitapların çoğunda "Basıldığı Yer: Akkurum" diye geçer.
Cemal Gürsel’in Ocağı himaye etmesinin altında, gençlik yıllarında Türk Ocaklarından feyz almış olması yatar. “Birinci Dünya harbinde Harbiye’yi yeni bitirmiş, genç bir mülâzım-ı evveldim. Suriye cephesindeydik. Oradan İstanbul’a gönderdiğimiz mektupların üzerine adres kısmına İstanbul yazmazdık, Akkurum yazardık. Çünkü Türk Ocaklarından aldığımız terbiyeye göre Türklerin ilk devletinin başkentinin adı Karakurum olduğuna nazaran şimdiki başkentinin adı da Akkurum olmalıydı.”  Nitekim Tekin müstear ismiyle o yıllarda yayınlanan “Turan” kitapçığının kapağında da basıldığı yer “Akkurum -‘Kader’ Matbaası” yazılıdır.
[alıntı]
Adil ÖZTÜRK

 7 
 : 06 Ekim 2018, 21:27:25 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
IRKÇILIK
"IRKÇILIK" öyle birilerinin her sıkıştığında kullanabileceği basit bir şey değildir.
- ''IRKÇILIK" Bir kültür işidir. Savunduğun Türk Irk'ın, Yazılı ve Sözlü Edebiyatını, Tarihini en eski çağlara kadar bağlantısını iyi bileceksin. (Tabi savunduğun Türk Irk'ın eski çağlara kadar eski tarihi varsa. İngilizler gibi, Almanlar gibi, Fransızlar gibi (700-800 yıllık), Araplar gibi (3000-4000 yıllık) iseler o zaman ya dinin ya demokrasinin silahını kullanırsın.
- ''IRKÇILIK" bilim işidir. Türk Milletinin on binlerce yıldır devlet tecrübelerini, insanlığa sunduğu bilimleri ve bilim insanlarını iyi araştırıp olduğundan fazla abartarak Tanrılaştırmadan olduğu gibi bilmek ve anlatmaktır.
- ''IRKÇILIK" aydınlanmadır. Türk Irkının on binlerce yıl öncesinden kullandığı Alfabeleri araştırmaktır, öğrenmektir, bilmektir. Türk Irkının çeşitli dönemlerde kullandığı yazıyı, bilimi öğrenmektir. Türk Irkının yetiştirdiği Ozanları, Filozofları, Bilim İnsanlarını, Devlet Adamlarını araştırıp, öğrenip anlamaktır.
- "IRKÇILIK" dünü bilip ama düne takılmadan Türk Irkını yarınlarda insanlık aleminde en üstün yere çıkarmak için ilmen ve ahlaken en iyi olmaya çalışmaktır.
- ''IRKÇILIK'' Başka Milletler ile karışarak asimile olmamaktır. ''Din Kardeşliği'', ''Halkların Kardeşliği'' gibi sinsi tuzaklar ile uygulanmak istenen asimile politikaları karşısında uyanık ve dirençli olmaktır.
- ''IRKÇILIK'' Türk Irkı'nın Ekonomik, Kültürel ve Siyasal bağımsızlığı için Milli hamleler geliştirmektir. Durup dinlenmeye, meşke ve hata yapmaya hakkın yoktur. Çünkü senin düşmanların:
- Tembelliğin.
- Cahilliğin.
- Gülen her yüze inanıp güvenmen.
- Makam ve Mevki düşkünü diplomalı cahiller
- Din adamı maskeli casuslar
- Unutma Türk'ün Türk’ten başka dostu yoktur.
- ''Halkların kardeşliği", "Din kardeşliği" birer sinsi   tuzaktır.
Kolay değildir "IRKÇI OLMAK" Başka milletlerin ırkçıları beni ilgilendirmez. Bozkurt'um diyorsan Türk Irkçısı'sın. Türk Irkçısı isen Bozkurt'sun.
Türklüğüne, Türk diline, Türk Yurduna sahip çıkmalısın, Kıskanmalısın. Tıpkı karını kıskandığın gibi milli kimliğini de vatanını da kıskanmalısın. Milyonlarca Türkün kanıyla vatan yaptığın toprakları üç-beş çapulcuya vermemelisin. Ne Sen ''Ensarsın'', ne onlar ''Muhacir''. Sen Vatanın sahibisin onlar vatanlarını emperyalistlere peşkeş çekerek senin vatanına gelen yağmacı çapulculardır. Unutma ki atalarımız ''Lüzumsuz merhametten maraz doğar'' demişlerdir.
"Ne Mutlu Türküm Diyene!.."
Adil ÖZTÜRK

 8 
 : 06 Ekim 2018, 21:01:53 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
ŞEYHU’Ş-ŞÜYUHİ’R-RUM
(Anadolu’daki Şeyhlerin Şeyhi)

Abbasi Halifeleri en-Nasır li Dinillah’dan itibaren Anadolu’ya Şeyhu’ş-Şüyuhi’r-Rum (Anadolu’daki Şeyhlerin Şeyhi) tayin ediyorlardı. Bazı Şeyhler merkezi Bağdat’ta bulunan Fütuvvet Teşkilatı’nın ‘’Şeyhu’ş-şüyuhi’l-fütuvva’’ sına bağlı oluyorlardı. Bağdat’ta bu makamın en tanınmış şeyhi, ‘’Avarifü’l-maarif’’ in sahibi Şeyh Şihabü’d-din es –Suhrverdi (632/1234)’dir. Ondan sonra Evhadü’d-din el-Kirmani (635/1237) bu makama getirilmiştir. Daha sonra Sühreverdi’nin oğlu İmadü’d-din Sühreverdi bu posta oturmuştur. İlk Şeyhu’ş-Şüyuhi’r-Rum ise Malatyalı Şeyh Mecdü’d-din İshak’dır. Ondan sonra sıra ile Şeyh Ehvadü’d-din Hamid el-Kirmani, Şeyh Nasirü’d-din  Mahmud (Ahi Evren) ve Şeyh Zeynü’d-din’i Sadaka bu makama tayin edilmişlerdir.  Hulagu Han 1258’de Bağdad’ı feth edip Abbasi Halifeliğini ortadan kaldırınca Abbasi Halifeliğine bağlı bir kuruluş olan Fütuvvet Teşkilatı’nı da dağıtmış oluyordu. Hülagu Han Anadolu’daki Fütuvvet Teşkilatı (Ahi Teşkilatı) Şeyhliği yerine Mevlana’yı ‘’Şeyhu’r-Rum’’ olarak tayin ettiği anlaşılmaktadır. Bundan sonra Anadolu’daki bütün şeyhler ve müritlerin Mevlana’ya bağlanmaları mecburiyeti getirilmiştir. ‘’Bunun üzerine Ahilerin bi’l-mecburiye Mevlana’ya veya Sultan Veled’e bağlandıkları görülmektedir. Eflaki bu yöndeki uygulamalarla ilgili olarak pek çok anekdotlar nakletmiştir. Birçok ünlü kişiler hakkında ‘’Önceleri Mevlana’ya muhalif iken sonradan Mevlana’nın kerametlerini görmüş, baş koyup mürit olmuştur.’’ Derken bu gerçeği ifade etmektedir.’’ Bundan ötürü Moğol yöneticiler Mevlana’ya tahsisat da veriyorlardı. Bu tarihi gerçek araştırıcıların dikkatlerinden uzak kalmıştır. Bu konu ile ilgili Ahmet Eflaki’nin eserinde pek çok haberler bulunmaktadır.

Prof.Dr. Mikail BAYRAM
‘’Ahi Evren-Mevlana Mücadelesi’’
(Sayfa: 159-160)
 
[ALINTI]

NOT: Anadolu’ya gelen Türk boyları yukarıda örnek verildiği gibi dolaylı olarak asimile edilerek Araplaştırılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar başta Türk yönetici olsa da gerçek anlamda devleti gayritürk unsurlar olan Arap, Fars ve Frenk unsurlar yönetmişlerdir.
 ‘’Adil ÖZTÜRK’’

 9 
 : 06 Ekim 2018, 20:32:26 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Adil ÖZTÜRK
MUSTAFA KEMAL ARAP OLSAYDI
Mirza Fetali Ahundov; 
‘’ Dünyada Araplar kadar güzel masal uyduran, Farisiler kadar bu masalı güzel anlatan, Türkler kadar bu masala inanan 2. bir millet yok.’’  der. 
Arzu ederseniz biz de hep birlikte biz de bir hayal kuralım:
‘’Eğer; Mustafa Kemal, Suudi Arabistan’ın çölünde bir Arap Bedevisinin çocuğu olarak  dünya’ya gelmiş olsaydı, Arap topraklarını düşman işgalinden kurtarıp bağımsız bir Arap Devleti kursaydı. Ülke petrollerini Batılı ülkelere peşkeş çekmeyip Arap Milletinin Egemenliği için kullansaydı, Kılık kıyafet devrimini Mekke'de yapıp, fesi, sarığı, fistanı kaldırsaydı, pantolon, ceket, gömlek, şapka giydirseydi, Arap harfleri yerine Latin harfleri getirmiş olsaydı, Arap kadınları cariye pazarında satılmaktan kurtarsaydı, Küçük kızlar ve Erkek Çocukları ile Cinsel İlişkiyi yasaklasaydı, çocuklara bayram armağan edip bu bayramı dünyaya kabul ettirseydi, ‘’Kadına Seçme ve Seçilme Hakkını’’ verseydi, Laik Demokratik hukuk devleti anlayışı çerçevesinde Arap Milletinin Rejim tarafından korunduğu teminatını getirseydi, ‘’Geometri Kitabı’’, ‘’Zabitan ve Kumandan ile Hasbihal Kitabı’’, ‘’Medeni Bilgiler Kitabı’’ ve İstiklal Savaşlarının destansı Tarihini anlatan ‘’Nutuk’’ adlı kitaplarını Arapça yazsaydı bu kitaplar şu an İslam Aleminin manevi değeri çok yüksek başucu eserleri arasında yer alırlardı. Mustafa Kemal’in yazdığı ‘’Gençliğe Hitabı’’ Hz. Muhammed’in ‘’Veda Hutbesi’’ kadar değerli olurdu ve bütün Müslümanlar ‘’Gençliğe Hitabı’’ çerçeveleterek evlerinin başköşesine asarlardı.
Mustafa Kemal belki Hz. Muhammed’in yerini almazdı ama ondan sonra gelen en mübarek, en yüce kişi olurdu. Şia’lar için Ayetullah, Ehli Sünnet için Kutb-ul Evliya mertebesinde olurdu. Camilerde İmamlarca, Medreselerde Mollalarca, Tekkelerde Şeyhlerce, Abiler, Ablalarca; (Beklenen 12. İmam Mehdi Aleyhisselam olduğu) ısrarla vurgulanır,  değil Hz. Mustafa Kemal’e Deccal demek, kafir demek en ufak bir dil uzatanın katledilmesine anında fetva verilirdi. Yüceler yücesi Veliyullah Hz. Mustafa Kemal olurdu. Belki de ‘’Kemaliye Mezhebi’’ diye bir Mezhep İmamı olurdu.  Müslümanlar, ‘’Medet Yaa Hz. Mustafa Kemal’’ derlerdi,
Hz. Mustafa Kemal’in ‘’Dertlere derman olması için’’ mezarını ziyaret eder, mezarında namazlar kılarlardı, adaklar adarlardı, kurbanlar kesilirdi. Ölüm gününe denk gelen (10 Kasım Haftası) her yıl tüm İslam Alemince ‘’Matem Haftası’’ olarak kutlanır, Hafta boyunca; Oruçlar tutulur, Kur’an-ı Kerim Hatimleri inilir, Mevlütler okutulur, Helvalar kavrulur, Yemekler verilirdi.
Hz. Mustafa Kemal’in kabrine Umre Turları düzenlenirdi. Hz. Mustafa Kemal’e ‘’Cenabı Allah'ın Yeryüzündeki Gölgesi’’ denirdi, Cenabı Allah Mübarek Hz. Mustafa Kemal’i gönderdiği için şükür namazları kılınırdı. Hani Mustafa Kemal’in bir gözü kör deniyor ya işte o zaman o kör dedikleri gözü Dünyaya kapalı, diğer gören gözü Ahireti gören olarak yorumlanır mübarekliğinin bir nişanesi olarak insanlığa sunulurdu.’’
Kurduğumuz hayal bu kadar.
Gözlerimizi açıp, şimdi de hayatın ve tarihin gerçekleri görelim:
Mustafa Kemal gibi bir dahi; Araplar için büyük bir kayıp olduğu kadar, Asil Türk Milleti için büyük bir lütuftur.
Mustafa Kemal’in kendisinin de; ’’Yaratılışımdaki tek fevkaladelik Türk olarak doğmamdır’’ diye belirttiği gibi bu dünya ya Türk olarak gelmiştir. Hem öyle bir geliş ki İngiltere Başbakanı (1916-1922) Lloyd George un  ‘’İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki Türklerden çıktı. Hem de bize karşı. Elden ne gelebilirdi’’ diyecek kadar çaresiz bırakmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu Sultan Murat Hüdavendigar zamanında başlamak üzere, Rumeli'yi Balkanlar'ı ve Avrupa'yı Türkleştirmek için soyunda ve sopunda hiçbir karışım olmayan Türk ailelerinden oluşan özel güçleri Anadolu’dan buralara göndermişlerdir. Bu göçler Oğuz Türkleri, Müslüman Oğuzların Yörük Türkmen boylarından gönderilen aileler teşkil etmektedir.
Mustafa Kemal’in Anne ve Babası da bu Oğuz Türklerinden olup; Zübeyde Hanım'ın soyu Yörük'tür. Fatih döneminde Karamanoğlu Beyliği'nin yıkılmasından sonra (1466), Balkanlar'da fethedilen yerlerin Türkleştirilmesi için göç ettirilen ailelerdendir. Konya bölgesinden geldikleri için bunlar, "Konyarlar" ismi ile resmi kayıtlara geçmiş ve böyle anılmıştır. Aile, Vodina sancağının Sarıgöl nahiyesine yerleştirilir. Zübeyde'nin babası Sofizade Seyfullah Ağa, Selanik yakınlarındaki Lankaza'ya göçer ve bir çiftlik sahibi olur. Ve Zübeyde Hanım 1857′de burada doğar. Annesi, babasının üçüncü eşi Ayşe Hanım'dır. (Güler, Ali; Atatürk Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Ank.1999, s.40-46 - Göksel, Burhan; Atatürk'ün Soykütüğü Üzerine Bir Çalışma, Kültür Bak. Yay., Ank.1994, s.7)
Babası Ali Rıza Efendi de Kocacık nahiyesinde dünyaya geldi. Mustafa Kemal’in babası Ali Rıza Efendiye Alüş Efendi derlerdi. Kocacık nahiyesi tamamen Türk'tü. Burada yerleşenlerin tamamı Aydın ve Konya yöresinden gelen Yörük Türkmenlerdir. Tanrıdağı ve Karagöz olduğu il yazıcı defterinde kayıtlı bulunmaktadır. Keza yine belgelerde Aktan ve Naldöken Yörüklerinde buralarda bulunduğu yazılmaktadır. Fetihnamelerde, buralardaki Konya Türklerine hudut gazileri ünvanı verildiği yazılmaktadır. Bu Türklere Miri, Yörülen Türkmenleri denilmekteydi.
Mustafa Kemal; savaşın, ihanetin, ızdırabın içerisindeki bir dünyada büyümüş ama asla çaresizlik ve umutsuzluk duygularına kapılmamıştır. Mustafa Kemal’in dediği gibi ‘’Damarlarındaki Asil Türk Kanı’’ devleti ve milleti için mücadele etmesi gerektiği hissini vermiştir. Asker olmuştur, Yemen, Trablusgarp, Çanakkale, Dumlupınar gibi Türk Milletinin varoluş savaşı verdiği bir çok Cepheden cepheye koşmuş, bazen yaralanmış, bazen hastalanmıştır ama asla vazgeçmemiştir.
Tüm bu savaşlar arasında 23 Nisan 1920 de ‘’TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’’ ni kurarak Türk Milleti’ne milli kimliğini kazandırmıştır.
Arap olmadığı için belki; Hazreti,  Kutb-ul Evliya, Ayetullah veya Şeyh olmadı ama, ilk zamanlarında asil  zamanla teb’a durumuna düştüğü Osmanlı İmparatorluğunu işgal eden emperyalist devletleri Büyük Taarruz ile kovalarak ‘’Türkiye Cumhuriyetini kuran halk’a Türk Milleti denir’’ dediği asil Türk Milleti ile Bağımsız, Laik, Çağdaş ‘’TÜRKİYE CUMHURİYETİ’’ni kurmuştur. Tanrı nasip eder, ömrüm vefa ederse; Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım Türk Milleti Mustafa Kemal’e ‘’ATATÜRK’’ diyerek kendilerine ‘’Başbuğ’’, Türk Devletine ‘’Cumhurbaşkanı’’ seçmişlerdir ve 19.9.1337 Hicri kabul tarih ve 153 kanun sırasına kaydıyla ‘’Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Gazilik ünvanı ita ve rütbei müşiri tevcih olunur’’ diyerek Gazi’lik ile onurlandırmıştır.
Artık asil Türk Milletinin Büyük Başbuğuydu. O; Mustafa Kemal ATATÜRK’tü. Asil Türk Milleti O’nu, bir insana bu dünyada nasip olacak en yüce şerefe layık görmüştü.
10 Kasım 1938 tarihli "Ulus "Gazetesi" nin manşeti de şu şekilde atılmıştı:
 "Atatürk Başkumandan; Başbuğlar yetiştirilmezler, onlar Başbuğ hasletleriyle doğarlar!"
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK;  Türk Milletinin egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi olan Cumhuriyet rejiminden yanaydı. Tek adam rejimi olan diktatörlüğe, başkanlığa, padişahlığa karşı idi. Türk Milletinin teb’a değil özgür bir millet olmasından yanaydı.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türkiye Büyük Millet Meclisi; Türkiye Cumhuriyeti’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine topyekün kalkınma hamlesi başlatmış, kimsenin ihtimal dahi vermediği Ankara’nın çorak dağlarına genç Türk botanik öğrencileri ile destansı ormanın çalışmalarını azimle gerçekleştirmiş ve bu gün Başkente nefes aldıran Dev Ormanı Ankara’ya hediye etmiştir.  ‘’10 yılda’’ dünya ya dudak ısırtacak mucizeler gerçekleştirmiştir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkararak; Osmanlı Devletinde ‘’Etrak-ı Türk’’ dedikleri Türk Milletinden; Öğretmen, Doçent, Profösör, Dekan, Rektör, Doktor, Mühendis, San’atkar, Müzisyen, Ressam, Edebiyatçı, Din Adamı, Şair, Siyasetçi, Veteriner, Gazeteci, Pilot, Bankacı, Sanayiici, Esnaf vs. akla gelebilecek insanlık için faydalı her dalda dahi yetiştirmiştir.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hiç bir yerli veya yabancı bankada gizli veya açık şahsi hesabı olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İlim ve Teknoloji ile Kalkınacağını bildiğinden ‘’İstikbal Göklerdedir’’ diyerek Teyyare Fabrikası kurmuş, ‘’Yurtta Sulh, Cicanda Sul’’ parolası ile Komşu Ülkelerle iyi ilişkiler kurarak ‘’Sento Paktı’’, ‘’Cento Paktı’’ kurmuş, mazlum milletlerin özgürlük umudu olmuştur. Hindistan’ı Bağımsızlığa kavuşturan Mahatma Gandhi ‘’Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrıyı İngiliz zannederdik’’ demiştir.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK; Kominizm, Faşizm ve Kapitalizme düşmandı. Sivas Kongresi'nden hemen sonra, Amerikalı General Harbord'a verilen 27 Eylül 1919 tarihli muhtırada, Milli Harekat'ın amacını anlatmış ve komünizmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir: "Bolşeviklere gelince, bizim memleketimizde bu doktrinin hiçbir şekilde bir yeri olamaz. Dinimiz, adetlerimiz ve aynı zamanda sosyal bünyemiz tamamiyle böyle bir fikrin yerleşmesine müsait değildir. Türkiye'de ne büyük kapitalistler, ne de milyonlarca zanaatkar ve işçi vardır. Diğer taraftan zirai bir problemimiz yoktur. Son olarak, sosyal bakımdan dini prensiplerimiz bolşevizmi benimsemekten bizi uzak tutmaktadır."
(Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV.1917-1938, Ankara, 1964, s.78)
"Türkiye hiçbir zaman bolşevik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümeti'nin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halka da iyi bakmaktır."
(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 99)
‘’Türk aleminin en büyük düşmanı komünizmdir, her görüldüğü yerde ezilmelidir!..’’
(Eskişehir 1926 Faruk Şükrü Yersel’e verdiği röportaj)  diyerek Türkiye’de Komünizmi yasaklamıştır.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK; Masonluğa ve masonlara da düşmandı. Mason Locaları için kendisinden izin isteyen masonları ‘’Yıl:11 Ocak 1953  Atatürk: Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz. Siz Avrupa’dan hangi locaya bağlısınız ve bağlı bulunduğunuzun ismi nedir ?  Masonlar: Biz Cenova’ya bağlıyız ve Başkanımız Barca Mişon’dur. demişlerdir. Bunun üzerine Mustafa Kemal hiddetle bağırarak; Haydi defolun buradan, Cehennem olun gidin, Yahudi uşakları. Ben ve Türk Milleti sizlere uşak mı olacağız.  Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edilecek mahkemede hepiniz birer birer yargılanır ve asılırsınız. Haydi defolun karşımdan. (İbrahim Arvas – Tarihi Hakikatler Yargıçoğlu Matbaası - Ankara 1964)’’ diye kovalayarak Türkiye’de Masonluğu yasaklamıştır.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK;  ‘’Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki: onu vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.’’ Diyecek şekilde inançlı bir Türkçüydü.
Türkiye'de ilk olarak 1924 yılında başlayan antropolojik çalışmaların mimarı olan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK, "Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi"ni kurdurmuştur. Meksika'lara kadar bilim adamı gönderip, acaba Türkler'in atalarıyla ilgili bir belge bulunabilir mi diye düşünüp; bu konuda, her türlü ipucunu önemseyerek, araştırmalar yaptırmıştır.
"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir."
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK; Okumayı çok severdi. Okuduğu kitaplarda önemli gördüğü yerlerin altını çizerek (d) ‘’Dikkat’’ ve (ö) ‘’Önemli’’ diyerek notlar düşerdi. Resmi kayıtlara göre okuduğu kitap sayısı (3.997) ‘’Üç bin dokuz yüz doksan yedi’’ dir. Okuduğu ama kayda geçmeyen çok sayı da eser olduğu da bilinmektedir. Öyle ki cephede savaşırken bile bulduğu her fırsatta kitap okuduğu beraberindeki subayların tuttuğu hatıratlardan bilinmektedir. Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün okumayı sevdiği kadar yazmayı da sevdiği görülmektedir.  19 mayıs 1919 dan başlayarak ‘’İSTİKLAL SAVAŞI’’ nı kaleme aldığı büyük eseri ‘’Nutuk’’ tan başka, ‘’Arıburun Muharebe Raporu’’, ‘’Karsbad Hatıraları’’, ‘’Geometri’’, ‘’Medeni Bilgiler’’, ‘’Bölüğün Muharebe Eğitimi’’, ‘’Takımın Muharebe Eğitimi’’, ‘’Taktik Tatbikat Gezisi’’, ‘’Taktik Meselelerin Çözümü’’, ‘’Cumali Ordugahı’’, ‘’Zabit ve Kumandan İle Hasbıhal’’, ‘’Hatıra Defterleri’’, Her biri tarihi vesika niteliğindeki ‘’Mektupları’’ olmak üzere Kitaplar yazarak hem Türk Milletinin hem insanlığın tarihine kalemiyle de ışık olmuştur.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK; Laik bir düşünceye sahipti ama çevresindekilerin kendisine ‘’Sen dünyanın en büyük insanısın’’ diye iltifatlarına karşı çıkarak ‘’ Dünyanın en büyük insanı Hz. Muhammed'dir. Ölümünden bu yana bin üç yüz sene geçtiği halde, günde beş vakit, Cenab-ı Allahtan sonra adı söylenen Hz. Muhammed'’dir diyecek kadar, ‘’ Japonya’da yaşayan Müslümanların ibadetlerini yapmaları için bir camiye ihtiyaç olur. Japon kültüründe çok farklı derecelerde Budizm mezhepsel ayrışımının yanında diğer pek çok inanç sahibinin olması da bir gerçektir. Bu nedenle Tokyo’da bir caminin yapılması girişimi başlar; öncelikle bu istek Japon Kralından gelir. Tokyo’ya cami yapılmasını isteyen Kral, önce en makul ‘dost’ niteliğindeki devlet olarak Türkiye’yi düşünür… Türkiye’nin ‘dost’ olarak algılanmasının tarihi sebepleri vardır. (Ertuğrul Firkateyn’in hikâyesi.) Başbuğ  Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Japon Büyükelçisi Torijori Yamada‘ya nasıl bir cevap verdiği hep merak konusu olur. Torijori Yamada’yı karşılayan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK, büyük elçiye şunları söyler; “Daha savaştan yeni çıktık, ülkem çok fakir, borç harç içindeyiz, devlet parasıyla cami yaptıramam, ancak bu camiyi ben kendi maaşımdan biriktirdiğim paramla yaptırırım” der ve kimseye duyurmadan Tokyo’da Müslümanların ibadetlerini yapmaları için kendi maaşı ile sessiz sedasız bir camii yaptıracak kadar, Diyanet İşleri Başkanlığı'na talimat vererek 1926'da 'Kur'an'ı çağın icablarına göre yeniden tefsir edebilecek bir alim aradı. Sonunda Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a yazdırılan bu tefsiri bizzat kendisi takip edecek kadar inançlı ve samimi dindar bir Müslümandı. Elmalı Hamdi Yazır’a hazırlatılan bu tefsir günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilmektedir.
Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK; Yaşamı süresince İslam Dinine saygıda kusur etmemiş elinden geldiğince de İslam Dinine faydalı olmaya çalışmıştır.  Cumhuriyet, Laiklik ve Türkçülük düşüncesinden en ufak bir taviz vermemiştir. Son nefesine kadar her fırsatta, her yerde gururla tekrarladığı en önemli parolası ‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..’’ olmuştur.
Biz Türk Milletinin de parolası olmalıdır ve parolamızdır da.
‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!..’’
Adil ÖZTÜRK

 10 
 : 06 Ekim 2018, 20:17:34 
Başlatan Adil ÖZTÜRK - Son İleti Gönderen: Üçoklu Börü Kam
Hoşgeldiniz, esenlikler getirdiniz Sayın Adil Beğ.
Sizleri burada görmekten ve değerli yazılarınızı bizlerle paylaşımlarınızdan son derece mutlu olduğumuzu bildirmek isterim.
Tanrı kaleminize ve yüreğinize güç versin.

Sağlık ve esenlik dileklerimle.

Kök Teñğri Türk'e Kut ve Utku Versin!

Sayfa: [1] 2 3 ... 10

ÖNEMLİ! OTAĞIMIZ ARŞİV YAYIMINDADIR. AKTİF/ANLIK OLARAK HİZMET VEREMEMEKTEDİR. HİZMET SÜRESİ 3+ GÜN OLABİLİR



Önemli! Bu ağda Türk Ceza Kanunun 20.ci madde ve 5651 sayılı kanunun 4.cü maddesinin (2).ci fıkrasına göre yazılan yazıların sorumluluğu yazı sahibine aittir. Ülkemizin anayasal hukuk kuralları çerçevesince kişiler kendi görüşlerini beyan etmişlerdir. Uygunsuz/Aykırı içerikleri lütfen bildirmekten çekinmeyin. İlgili hukukçu arkadaşlarımız bildirimlerinizi inceleyip 5 (beş) iş günü içerisinde sonuçlandıracaktır. İçerik sahibi olarak uygunsuz içerikleri kaldırmayı taahhüt ediyoruz.

HunTürk Türk Otağı açılış tarihi Mayıs 2005. Irkçılar Irkçı Gökbörü Türkçüler Türkçü Turancı.
Ulak bilgimiz soruhunturk { @ } gmail [.] com adresinden ulaşabilirsiniz. Yazılım: SMF olup tarafımızca modifikasyonlar yapılmıştır.
Ağımız özgür yazılım olan Mozilla Firefox tarayıcı özellikleri dikkate alınarak hazırlanmıştır. Sorunsuz gezinim için Firefox'u tercih ediniz. Yüksek Çözünürlükte(+1024) en iyi performansı verecektir.

Bu sayfa 0.095 saniyede 16 sorgu ile oluşturulmuştur, son güncelleme 260418, Gökalp Sunucu